“Özgürlük ve Demokrasi Sergisi” Hannes Schreiber

Açılış Konuşması

Ankara, 25 Haziran 2009

Sanırım tarihte iki dışişleri bakanının ellerinde kelpeten ile buluştuğu tek bir etkinlik vardır. Bu, 27 Haziran 1989 tarihinde oldu. Bu iki bakan, Alois Mock ve Gyula Horn idi. Görevleri Demir Perdeyi ikiye kesmekti – ki bu Perde, Avrupa’yı kırk yıldan fazla süre ile bölmüştü.

Genellikle bakanlar eylemlerinin sonuçlarını çok düşünürler. Ancak bu durumda onların takip eden altı ay içinde neler olacağını ve ellerinde kelpeten ile iki bakanın Orta ve Doğu Avrupa’da milyonlarca insanı özgürlükleri ve insan hakları için savaşmaya cesaretlendireceğini hayal ettiklerini sanmıyorum.

“1989”u mümkün kılan tarihi olgular hakkında bir etüd sunmak niyetinde değilim – Sovyetler Birliği Komünist Partisi içindeki değişikler, Moskova’da çok yetenekli bir Macar diplomasisi, 1989 başlarında Macaristan’da çok partili sistemin tesis edilmesi, Polonya ve diğer ülkelerdeki gelişmeler. Bu yılın sonuçlarına da yoğunlaşmak istemiyorum – bunlardan bazıları hala uzak gelecekte olabilir. Ama ben, biz Avusturyalılar için ne anlama geldiği hakkında bir fikir vermek istiyorum.

Demir Perde, Avusturya’nın başlıca büyük şehirlerine 150 kilometreden daha yakın mesafedeydi, Viyana’ya olan uzaklığı 60 km idi. Yüzyıllarca açık bir sınır olmuştu ve insanlar pazara ve semt panayırlarına gitmek için sınırdan geçmişlerdi. 40’lı yılların sonlarına dayanan Demir Perde fiziki olarak sadece üç metre yüksekliğinde olabilirdi ama bizler için dünyanın sonunu işaret ediyordu. Bu çitin ötesinde hayat olduğunu pek kimse düşünmezdi. Ancak şehirlerimizi iki dakikadan daha kısa sürede Hiroşima yapabilecek nükleer tehdidi de içeren askeri bir tehdit olduğunun çok iyi farkındaydık.

Uzun zaman Viyana’dan Prağa demir yolunun elektriklendirilmesi ile hiç kimse ilgilenmedi – zaten herhangi bir kimsenin bu trene binme olasığı çok zordu. Budapeşte, Bratislava veya Prag yönünü belirten yol işaretleri bile yıllarca yoktu.

Bu kırk yıl boyunca dört kez, Doğu Avrupa ülkelerinden insanları büyük gruplar halinde Avusturya’yı ziyaret ederken gördük. 1956’da Macarlar, bunlardan 200 bini Avusturya’da kaldı; 1968’de Çekler ve Slovaklar ve 1980’de Leh sığınmacılar: sınır, her defasında sonradan daha da katı şekilde kapanmak üzere bir kaç aylığına açıldı. Çoğumuz 1989’un sonlarında, daha önce gördüğümüz gibi, Varşova Paktı’nın diğer bir müdahalesinden korkuyorduk.

Ama bu defa özgürlük ve demokrasi kalıcıydı: 27 Haziran 1989 tarihinde Avusturya Dışişleri Bakanı Alois Mock ve Macaristan Dışişleri Bakanı Gyula Horn’un buluşması büyük bir sembolik öneme sahipti ve – belirttiğim gibi – birçok insana cesaret verdi. Bu konuda Çekoslovakya’da yaşanan Kadife Devrimi ve Timisoara’da yapılan gösterileri hatırlatabilirim.

Biz Avusturyalılar 1989 Eylülünde yaşananları da iyi anımsıyoruz: Görüldüğü kadarıyla daha ziyade plastikten üretilen ve Doğu Almanya’da yaygın olarak üretilen “Trabant” araçların sonu gelmek bilmeyen kuyruğu Macaristan üzerinden Avusturya’ya giriş yapmıştı. Sanıyorum burada aslında nereden geldikleri ve nereye gittikleri hakkında sözler işiteceğiz. Ve bu arabalar “Berlin Duvarı”nı niçin yıktı.

Bazen tarih yazmak doğru soruları sormakla ilgilidir. 1989’daki tartışmalar şu konulara yoğunlaşmadı: Demir Perdenin inşa edilmiş olmasının suçlusu kimdi? Hala orda olmasında suçlu kimdi? Kaldırılmasını kim ödemeliydi? Demir Perdenin böyle sessiz olmayan bir şekilde değilde medyanın önünde kaldırılmasının riski neydi? Sorular şunlardı: tarihi bir bölünmüşlüğü yenmek için eşsiz fırsat nasıl kullanılabildi? Kim yardım eli uzatabildi? Ve sonuç olarak 27 Haziran 1989 tarihte bir kilometre taşı oldu.

Teşekkürler.